Yeşil ve Döngüsel Bir Ekonomi ile ilgili detaylı bilgi almak için formu doldurun, uzmanlarımız sizinle iletişime geçsin.

Yeşil ve Döngüsel Bir Ekonomi

Yeşil ve Döngüsel Bir Ekonomi

Avrupa Yeşil Mutabakatı (EU Green Deal), iklim değişikliği ile mücadele kapsamında Avrupa Birliği’nin sıfır karbon emisyonu doğrultusundaki hedeflerini ve taahhütlerini ortaya koyduğu yeni bir ekonomi anlayışını, yeni bir büyüme modelini içeren bir antlaşma, irade ve uygulama biçimidir. Ana hedef, Avrupa Birliği üyesi 27 ülkenin ortak düşüncesi ve iradesiyle Avrupa’yı dünyanın ilk iklim nötr veya sıfır karbon kıtası haline getirmek olarak belirlenmiştir. Bunun için, 2050’de Avrupa’yı tamamen karbondan arındırılmış bir kıta haline getirmek ve bu doğrultuda diğer dünya ülkelerini de etkilemek için 2030 yılına kadar bir dizi politikanın belli bir takvim doğrultusunda kararlı bir şekilde uygulanması kararı alındı.
2021 yılında yayınlanan BM raporuna göre; iklim değişikliğinin nedeni tartışmasız olarak insanların atmosfere saldığı sera gazlarıdır. Daha sıcak bir atmosferde daha fazla enerji ve daha fazla su buharı bulunmaktadır. Daha fazla enerji daha sıcak bir hava oluşumuna katkıda bulunurken fırtınaların etkisini de artırmakta, atmosferde daha fazla su buharı olması ise yağışların çok daha şiddetlenmesine neden olmaktadır. New York’ta 2021 Ağustos ayında saatte 48 kilogram yağış rekoru kırılmış, iki hafta sonra bu rakam saatte 81 kilogram olarak tespit edilmiştir. Yine geçtiğimiz yıllarda Avustralya’nın batısı kıyısında başlayan orman yangınları hemen hemen tüm kıtayı sarmıştır. Yine ABD’nin batı kıyısında, İsveç’te ve Sibirya’da görülen orman yangınları ülkemizin de içinde bulunduğu Akdeniz havzasında da görülmüştür.
Elbette bu durum ciddi bir toplumsal ve ekonomik yıkımı da beraberinde getirecektir. Örneğin atmosfere bırakılan karbon ve metan miktarı durdurulmayıp küresel ısınma bu düzeyde artmaya devam ederse 2050 yılında yaklaşık 250 milyon insanın yaşanabilir ortamı olmadığı için iklim göçmeni olacağı öngörülmektedir.
OECD’nin 2015 yılında yayınladığı “İklim Değişikliğinin Ekonomik Etkileri” adlı raporda; küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda herhangi bir önlem alınmaz ise küresel gayrisafi yurt içi hasılanın 2060 yılına kadar %1 ila % 3.3 oranında azalacağı tahmin edilmektedir. Yapılan istatistiki çalışmalarda, 25 bölge arasından 23 bölgenin olumsuz yönde etkileneceği, bilhassa Asya ve Afrika bölgelerinde etkilenme olasılığının çok daha fazla olabileceği öngörülmektedir. Bu durumda kazananın olmayacağı, küresel ekonomik sistemin (devlet ve özel) bütün aktörlerinin ciddi zarar görecekleri net bir şekilde anlaşılmaktadır. İşte bu yüzden küresel ısınmanın nedeni olan sanayileşmiş ülkeler ve şirketler de eski düzenden farklı, karbonsuz yeni bir ekonomik düzenin inşa edilmesi gerektiğini, yine kendi çıkarlarının gereği olarak istemeye ve bu yönde yenilenmeye başlamışlardır. Yeşil Mutabakat, bu konudaki öncü girişimlerden biri olmuştur. İklim krizi ile mücadele etmek için diğer küresel aktörlere göre daha etkin rol üstlenen Avrupa Birliği, Avrupa Yeşil Mutabakatı ile kalıcı ve etkili bir dönüşümün mekanizmalarını net bir şekilde ortaya koymuştur. Yeşil Mutabakat Planı ekonominin hemen hemen bütün sektörlerini içine alan köklü bir dönüşüm gerektirmektedir. Bu kapsamda Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olan AB ile ticaretine önemli etkileri olması kaçınılmazdır. Bu yüzden Avrupa Birliği Yeşil Mutabakat sürecine resmiyet kazandırdıktan hemen sonra Türkiye de Yeşil Mutabakat Eylem Planı hazırladı ve bununla ilgili Cumhurbaşkanlığı Genelgesi 16 Temmuz 2021’de Resmî Gazete’de yayınlandı. Bu genelgeye göre 3 yıllık hazırlık ve geçiş süreci/dönemi içeren bir yol haritası ve takvim belirlendi. Plan’da;
Sınırda Karbon Düzenlemesi,
Yeşil ve Döngüsel Bir Ekonomi,
Yeşil Finansman,
Temiz, Ekonomik ve Güvenli Enerji Arzı,
Sürdürülebilir Tarım,
Sürdürülebilir Akıllı Ulaşım,
İklim Değişikliği ile Mücadele,
Diplomasi ve
Avrupa Yeşil Mutabakatı Bilgilendirme ve Bilinçlendirme Faaliyetleri
başlıklarında eylemlere yer verildi ve bütün kamu kurumları ile özel sektörün bu sürece uyumu doğrultusunda çalışmalara başlandı. Bununla birlikte küresel ısınma ve iklim değişikliğinin en somut olarak hissedildiği ülkelerden biri, farklı iklim koşullarını barındıran ve biyoçeşitlilik zengini bir coğrafyaya sahip olan Türkiye olmuştur. Türkiye, son 50 yılda sulak alanlarının yarısını kaybetti. Türkiye’de yüzey suları da, yeraltı suları da giderek azalmaktadır. Türkiye su kapasitesi açısından şu anda “su fakiri” konumunda olup küresel ısınmanın etkisiyle su kıtlığı statüsüne doğru gitmektedir. Bu durum Türkiye’nin gelecekte ciddi bir gıda güvenliği tehdidi altında olduğunu da göstermektedir. Türkiye’de 2000’li yılların başında 41 milyon hektar olan tarım alanı 2019’da %8 azalmıştır. Öyle ki tahılın tarihsel ana vatanı olan, yakın zamanlara kadar bir tahıl deposu olarak kabul edilen Anadolu coğrafyasında konuşlanmış Türkiye son 18 yılda 59 milyon ton buğday ithal etmiştir.
Türkiye’nin suları sadece azalmakla kalmamakta, aynı zamanda fabrika ve kent atıkları ile kirletilmektedir. Bu kirlenme biyoçeşitliliğe ciddi zararlar verdiği gibi gıda rezerv alanları olan tarım sahalarını etkileyerek gıda güvensizliğine yol açmaktadır. Küresel ısınmanın en önemli sonucu olarak ortaya çıkan kuraklaşma ve çölleşme sürecine paralel olarak gelişen bu olumsuz tablo Türkiye’nin iklim değişikliğine yol açan etmenlerin ortadan kaldırılması konusunda çok duyarlı, kararlı adımlar atması gerektiğini de belirlemektedir.
Türkiye’nin 2022 yılında Yeşil Mutabakat Eylem Planı uygulamaya geçirirken Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ismini Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı olarak değiştirmesi ve bakanlığa bağlı yeni birimlerin ve sorumluluk alanların belirlenmesi ve ayrıca bütün kamu kurumlarının ve özel sektörün yeşil mutabakat sürecine uyum çalışmalarına başlamaları bu anlamda umut verici gelişmelerdir.
2016 yılında yürürlüğe giren Paris Antlaşması’nda daha somut ve uygulanabilir bir iklim stratejisi büyük bir küresel uzlaşma süreci içerisinde kabul edildikten ve daha belirgin bir küresel çözüm iradesi ortaya konduktan hemen sonra Avrupa Komisyonu 2019 yılının Aralık ayında Avrupa Yeşil Mutabakatı’nı kabul ederek uygulamaya geçirdi. 2050 yılına kadar Avrupa kıtasını sera gazı salınımlarının sınırlandığı ilk iklim nötr kıta haline getirmeyi hedefleyen yeşil dönüşümü gerçekleştirmek temel hedef olarak belirlenmiş ve bu doğrultuda somut adımlar atılmaya başlanmıştır. Mutabakat, Avrupa Birliği ile ticaret ilişkisi olan ülkeleri -sıfır salımı tam olarak gerçekleştiremese bile- ticari ilişkinin devamı açısından düşük karbon ekonomisine geçmek zorunda bırakmaktadır. Bu çerçevede Mutabakat, AB ekonomisini sürdürülebilir bir ekonomik yapıya dönüştürmek amacıyla yeni bir büyüme stratejisi öngörmekte ve bu anlamda küresel iklim değişikliğine karşı verilen kararlı bir mücadele biçimi olarak değerlendirilmektedir. Yeni, yeşil bir büyüme stratejisini uygulamaya geçiren AB, 2050 yılına kadar sera gazı emisyonlarının olmadığı, kaynak verimliliğine dayanan rekabetçi bir ekonomiye sahip olmayı hedefleyerek sürdürülebilir kalkınma anlayışının gerçek anlamına uygun bir politikayı benimseme iradesini belki de ilk defa bu kadar somut bir şekilde ortaya koymuş bulunmaktadır.
Cambridge Üniversitesi bünyesinde yapılan bir araştırmaya göre Dünya’nın %97’sinin insan tarafından bozulduğu, insanın zarar veremediği sadece % 3’lük bir dünya alanının kaldığı bir dönemde ve bozan tüketimci ekonomik anlayış konusunda temel bir sorgulama ve dönüştürme daha da doğrusu durdurma yapılmadığı sürece kalıcı bir çözüm ne derece gerçekleşebilir? Bu da ayrı bir tartışma konusudur.
Yeşil Mutabakat, sadece iklim sorununa çözüm olacak bir çevre politikası yaklaşımı olmasının ötesinde kaynakları verimli kullanmayı, rekabetçi bir piyasa ekonomisini de güçlendirmeyi hedefleyen yeni bir kalkınma-büyüme stratejisi olarak geliştirildi. 1930’lu yılların kriz ortamında bir çözüm olarak uygulamaya konulan kamu ekonomisini işlevselleştiren Keynezyen “Yeni Düzen” adından esinlenerek konulan “Yeşil Yeni Düzen” adıyla Keynesçi büyüme ekonomisinden etkilendiği anlaşılan bu yaklaşım temiz enerji ile üretim sürecinin devam etmesini ve bu şekilde 2100 yılında en fazla 1,5 derecelik ortalama sıcaklık artışında kalabilmek için karbon emisyonlarını 2030 yılı itibariyle yaklaşık % 45 azaltmak ve 2050 itibariyle net sıfır emisyona ulaşmak hedefini belirledi.
AB’nin “sıfır karbon” hedefi doğrultusunda radikal bir dönüşüm içerisinde olmasının da elbette özel nedenleri vardır. Bunlar:
1970’li yıllardan beri etkin olan çevre ve iklim sorunlarıyla ilgili en önemli uyarıları gerçekleştiren “yeşil siyaset”in en güçlü olduğu bölge Avrupa’dır. Öyle ki, Avrupa Birliği’nin temel dinamosu olan
Almanya’da Yeşiller uzun yıllar iktidar ortağı olmuşlardır. Avrupa Parlamentosu’nda Yeşiller’in ağırlığı da her zaman kendisini hissettirmektedir. Bu da özellikle iklim konusunda daha radikal çözümlerin Avrupa hükümetlerinin gündemine olmasını sağlamıştır.
Sıfır Karbon hedefi öncelikle yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı bir üretim ve tüketim sistemi gerektirmektedir. Yani petrol, doğal gaz, kömür gibi fosil yakıtlara dayalı sistemin azaltılması hatta tamamen devre dışı bırakılması öngörülmektedir.
Avrupa Yeşil Mutabakatı, “karbon sıfır” hedefine ulaşma doğrultusunda belirlenen yol haritasına göre yedi stratejik eylemin gerçekleşmesini öngörmektedir. Bunlar:
Enerji razının karbonsuzlaştırılması;
Temiz, güvenli ve bağlantılı taşımacılık;
Enerji verimliliğinin en üst düzeye çıkarılması;
Endüstriyel modernizasyon ile tam döngüsel ekonomi;
Akıllı ağ yapısı ve ara bağlantılarının geliştirilmesi;
Biyoekonominin geliştirilmesi ve karbon yutak alanlarının oluşturulması;
Karbon yakalama ve depolama yönetimlerinin geliştirilmesi.
Aslında AB, uzun zamandır bu stratejilerin alt yapı hazırlığı doğrultusunda çalışmalar yapmaktaydı. AB ülkeleri, sıfır karbon hedefine ulaşmak için yapmış oldukları dönüşüm modernizasyonu sayesinde 1990-2018 yılları arasında % 61’lik bir ekonomik büyüme sağlarken, sera gazı emisyonlarını da ortalama % 23 azaltmayı başarabilmişti. İşte bu sonuçlar tam da Yeni Yeşil Mutabakat Düzeni’nin hedeflediği şekilde hem ekonomiyi hem de ekoloji gözeten bir kalkınma anlayışının uygulanabilir olabileceğini gösterdiğinden 2019 yılında Yeşil Mutabakat metni AB ülkeleri tarafından büyük bir kararlılıkla ve uygulama iradesiyle kabul edildi. Dönemin Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Van Derlegen’in şu sözleri Yeşil Mutabakat’ın AB için ne anlama geldiğini gayet açık bir şekilde özetlemektedir: “Yeşil Mutabakat halkımızın çağrısına Avrupa’nın çağrısıdır. Yeni bir büyüme stratejisidir. Bir yandan emisyonları azaltırken diğer yandan yeni iş imkânları yaratıp yaşam kalitesini artıracağını savunur.”
Şu da bir gerçek ki, Yeşil Mutabakat’ın bu hedeflerine ulaşmak için 1 trilyon Euro’nun üzerinde bir finansman mekanizmasının devreye sokulması gerektiği öngörülüyor. Bu durum, AB ekonomisinin küresel ekonomik sistem içerisindeki etkisi dikkate alındığında, mevcut küresel ekonomik düzenin de yeniden inşa edilmesi anlamına gelmektedir. Öte yandan, gelecek için kıyamet senaryolarının gündeme gelmesine yol açan küresel ısınmayı önlemek için 2050’ye kadar Dünya genelinde karbon emisyonunu sıfıra indirmek hedefi belirginlik kazanmıştır. Bu, Paris Konferansı’ndan beri sadece AB’nin değil, bütün ülkelerin ortak hedefi haline gelmeye başlamış ancak AB “yeşil mutabakat”ı bu konuda öncü olmuş, somut, uygulanabilir ve hatta uygulanmaya başlanan bir eylem planı ile yeni bir dönüşüm yaşanmaya başlamıştır.
Yeşil Mutabakatın Ekonomik Güzergahı: Doğrusal Ekonomiden Döngüsel Ekonomiye Avrupa Birliği’nin uygulama iradesini belirlediği, açıkladığı Yeşil Mutabakat yeni bir yeşil düzen ile birlikte bu düzenin “olmazsa olmaz” temeli olarak yeni bir ekonomik model ortaya koymaktadır. Bu yeni model, “döngüsel ekonomi” adı altında uzunca bir dönem iktisat ve çevre literatüründe alternatif ekonomiyi içeren bir çözüm önerisi olarak tartışıldıktan sonra, 2050’ye kadar sıfır karbon hedefi doğrultusunda başta Avrupa Birliği olmak üzere, dünyanın birçok bölgesinde kabul edilmiş ve/veya uygulamaya konulmaya başlamıştır. Özellikle Avrupa Birliği, döngüsel ekonomi anlayışı doğrultusunda 1990’lı yıllardan itibaren kurumsal-yasal atılımlar yapmaktadır. Nitekim bu politikalar neticesinde 1990 ile 2018 yılları arasında sera gazı emisyonları %23 oranında azaltılırken, ekonomi de %61 büyümüştür. Demek ki, AB Yeşil Mutabakat ekonomisi, ön denemesi yapılmış ve başarıya ulaşmış bir model olarak kabul edildiği için 2018 yılından itibaren bütünüyle uygulama süreci başlatılmıştır. Döngüsel ekonomi, esasında ekonomiyi kapitalist tüketim ekonomisinin dolaşımda bıraktığı atıklar üzerinden yeniden değerlendirmekte doğadaki döngüsel işleyişe uygun bir ekonomik döngü meydana getirerek kirliliği, kaynak ısrafını ve karbon miktarını azaltmayı hedeflemektedir. Sanayi Devrimi’nden bu yana kapitalist sistemle bütünleşerek geliştirilen ve elbette çevresel tahribatın, iklim krizinin nedeni olarak da kabul edilen doğrusal ekonomi öncelikle sorgulanmış ve bu ekonomik anlayıştan uzaklaşılmadıkça üretim sürecinde karbon emisyon azaltılmasının mümkün olamayacağı düşünülmüştür. Döngüsel ekonominin karşıtı, karbon emisyon hacmini sürekli olarak artıran kapitalist tüketim ekonomisinin yaklaşımı olan doğrusal ekonomidir. Doğrusal ekonomiyi üretici kontrol ederken döngüsel ekonomiyi mal sahibi veya ürün kullanıcısı kontrol eder. Doğrusal ekonomide nesneler üretilip satıldıklarında ekonomik süreç tamamlanırken döngüsel ekonomide, nesneler sahipleri
tarafından yeniden kullanıma, onarıma, paylaşıma ve/veya atık sistemine sokulduğundan süreç satış sonrası da devam eder. Asırlar sonunda görünen tablodan anlaşılmaktadır ki, yap-kullan-at veya üret-tüket-kirlet şeklinde ilerleyen doğrusal ekonomi anlayışı sürdürülebilir bir ekonomik anlayış değildir. İhtiyaçların ötesinde aşırı üretim, doğal kaynakların tükenmesi, kaynakların aşırı kullanımı, ürünlerin yaşam döngülerinin kısalması, atık birikimi gibi sonuçlara yol açan doğrusal ekonomi sera gazı emisyonlarını muazzam ölçüde artırmakta, ekosistem üzerinde baskı yaratmakta ve ayrıca fiyat dalgalanmaları, arztalep krizi, rekabet ortamının zayıflaması gibi makroekonomik sorunları da beraberinde getirmektedir. Yani doğrusal ekonominin, içinde barındırdığı sömürü ve atıkçı sistem dolayısıyla hem çevresel hem de ekonomik açıdan sorunlu, krizli bir ekonomi biçimi olarak artık miadını doldurduğu düşünülmektedir. Bu yüzden, yine dar anlamda atık sistemi üzerinden gerçekleştirilen bir değerlendirmeyle “döngüsel ekonomi” adı altında yeni bir model sunulduğu gibi başta AB olmak üzere uygulamaya da geçirilmeye başlamıştır. Bir ekonomik sistem içerisindeki üretim (hammadde-mamul madde-fabrika), dağıtım (ticaret, pazarlama, nakliye vs.) ve tüketim (yeme, içme, etkinlikte bulunma, üretim girdisi ve tüketim biçimi olarak kullanma) süreçlerinde malzeme ve enerji kullanımını azaltan, yeniden kullanan veya dönüştüren bütün faaliyetler döngüsel ekonomi kavramı içerisinde değerlendirilmektedir. Kavram ilk defa 1992’deki Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda kullanılmış ve kavramın içeriği daha sonra oldukça genişleyerek temel bir çevre politikası aracı olarak tanımlanmaya başlamıştır. “Döngüsel ekonomi, dayanaklı tasarım, onarım, bakım, yeniden kullanım, yeniden üretim, geri dönüşüm ve yenileme yoluyla elde edilebilen enerji ve malzeme döngülerinin kapatılması, yavaşlatılması ve azaltılmasıyla atık ve kaynak girdisinin, emisyonunu ve enerji kaçağının azaltıldığı bir yeniden üretim sistemi olarak kabul edilmektedir.”
Döngüsel ekonominin ana amacı kullanılan ürünlerin uzun süre korunmasını sağlamak ve mümkün olduğunca az atık ortaya çıkarmaktır. Bu anlamda tamamen tüketim toplumunun zıddı olan döngüsel ekonomi, ilhamını doğadan, doğal döngüden almıştır. Çünkü doğada atık yoktur, her şey yeniden kullanılır.
Sürdürülebilirlik anlayışıyla bağlantılı olan döngüsel ekonomi esas olarak stokların ve nesnelerin ömürlerinin uzatılması ilkesinden doğmuştur. Bunun için de metaları ve malzemeleri kullanım değeri kalmayıncaya kadar sürekli olarak kullanmak gerekmektedir. Bu şekilde toplumsal ihtiyaçlar daha düşük maliyetle karşılanırken (üzerine baskı kurma azalacağından) doğanın korunması da sağlanabilecektir. Bu anlayışıyla döngüsel ekonomi kısa ömürlü çok çeşitli ürünlerle donatılmış kitlesel üretime dayalı ve değişim değerini ön plana çıkaran metacı tüketim kültürünün yine piyasa mekanizması içerisinden bir alternatifini oluşturmaktadır. Döngüsel ekonomi, her şeyden önce ekolojik döngüyü takip eden atık yönetimi üzerine inşa edilmiştir. “3R prensibi” (reuse, reduce, recycle) olarak adlandırılan atık yönetimi anlayışı döngüsel ekonominin dayanağını oluşturmuştur. Bu bağlamda ekonomik-sosyal yaşamdaki “yeniden kullanım”, “azaltım” ve “geri dönüşüm” süreçlerini öngören döngüsel ekonomi, kaynak kullanım miktarında ciddi bir tasarruf durumu ortaya çıkararak ülke ekonomisine önemli bir katkı sağlamaktadırr. Esasında Avrupa Birliği, kapsamlı Yeşil Mutabakat sürecini başlatmadan önce döngüsel ekonomini uygulama girişimini başlatmıştır. “Avrupa Birliği Döngüsel Ekonomiye Yönelik Bir Eylem Planı” adındaki plan metni 2015 yılında açıklanmış ve bu planda bir ürünün döngüsel bir süreç içerisine girmesi için gerekli olan eylemleri belirlenmiştir.27 Bu döngüsel süreç dört eylem biçimi ile işlemektedir:
Kaynak kullanımında yeniden kullanılabilen veya geri dönüştürülmüş kaynaklara öncelik vermek,
ürünü kullandıktan sonra bileşenlerini yeniden kullanmak veya materyalleri geri dönüştürmek,
ürün yaşam seyrini arttırmak ve
ürünleri daha yoğun kullanmak.
Avrupa Birliği’ne göre döngüsel ekonomi, ürün, malzeme ve kaynakların değerinin ekonomide olabildiği kadar uzun tutulduğu ve atık miktarının en düşük olduğu bir ekonomi anlayışıdır. Tamir edici, tamirciliğe fırsat veren bir sanayi ekonomisini benimserken yenilenebilir enerjiyi ön plana çıkarmayı, kimyasalların kullanımını en aza indirmeyi ve israf ekonomisini yok etmeyi hedefleyen bir ekonomik anlayıştır.
Sadece atık süreci ile bağlantılandırıldığında döngüsel ekonominin daha dar anlamda, ürünlerin kullanım süreci içerisindeki durumu, konumu ve kullanma kapasitesinin artırılması, kaynak israfınım önlenmesi gibi eylemler çerçevesinde ele alındığı görülmektedir. Elbette döngüsel ekonomi, öncelikle bu boyutuyla ele alınmalı ve sadece bu boyutuyla sıfır karbon doğrultusunda önemli bir etken olduğu söylenebilir. Ancak döngüsel ekonomi, esasında Avrupa Birliği Yeşil Mutabakatı içeriğinde yer alan diğer kavram ve olgularla gerçek anlamda alternatif bir ekonomik yaklaşım hüviyeti kazanabilecektir. Bu çerçevede makalenin Giriş kısmında ifade ettiğimiz Yeşil Mutabakat kavramları ve yaklaşımları döngüsel ekonominin geniş anlam içeriğini oluşturmaktadır. Bu anlamda yenilenebilir enerji, gıda
güvenliği, atık yönetimi ve sınırda karbon düzenlemesi döngüsel ekonominin alternatif oluşum çerçevesini oluşturmaktadır. Atık yönetimi zaten, yukarıda anlatılan dar anlamdaki döngüsel ekonomi yaklaşımı içerisinde değerlendirilebileceği için burada diğer kavram ve yaklaşımları döngüsel ekonomi bağlamında kısaca değerlendirmek uygun olacaktır. Avrupa Birliği Yeşil Mutabakatı’nda temel ilkeler ifade edilirken en başa “temiz, uygun maliyetli ve güvenli enerji sağlamak” ifadesi konmuştur. Çünkü atmosferdeki sera gazlarının %75’inden fazlası sektörlerin enerji üretimi ve kullanımından kaynaklanmaktadır.
Avrupa Yeşil Mutabakatı çerçevesinde yenilenebilir enerjiye geçiş süreci;
Enerji kaynaklarının üretici ve tüketicilere uygun maliyetli ve güvenilir bir şekilde ulaştırılması,
Sürdürülebilir enerji koşullarını sağlamak için kirlilik arz etmeyen yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek kaçınılmaz olmakla birlikte, özellikle geçiş sürecinde kirli enerji kullanımından kaynaklanan atıkların tespit edilmesi, depolanması ve geri dönüştürülmesi, yani bu anlamda (dar anlamda) döngüsel ekonomi ilkelerine uyulması önem kazanmaktadır. Kısacası, Avrupa Birliği’nin güvenilir, ulaşılır ve sürdürülebilir enerji hedeflerinin gerçekleşmesi, yenilenebilir enerji kaynaklarından beslenen üretim ve tüketim süreciyle, dolayısıyla döngüsel ekonomiyle uyumludur.
Avrupa Birliği Yeşil Mutabakatı sürecinde gıda güvenliği kavramına “Tarladan Sofraya”: Adil, Sağlıklı ve Çevre Dostu Bir Gıda Sistemi” başlığı altında yer verilmiştir. Buradaki temel hedef, tarımsal üretim sisteminde tarımsal kimyasalların kullanım ve risklerini önemli ölçüde azaltmaktır.
Ayrıca gıda üretim, tedarik, dağıtım, tüketim zincirinde yer alan bütün aktörlerin (üretici, tedarikçi, tüketici) genel yapısını, birbirleriyle ve doğayla ilişkilerini dönüştürmeyi hedefleyen ilkeler benimsenmiştir. Bu süreçte karbon ayak izinin en aza indirilmesi, üretici ve tüketici arasındaki aracıların mümkün olduğunca ortadan kaldırılarak tarladan çıkanın en kısa sürede tüketiciyle buluşmasını sağlayacak sürdürülebilir bir gıda sistemini oluşturmak döngüsel ekonominin felsefesine uygun bir uygulama ve yaklaşım olacaktır.
Avrupa Birliği Yeşil Mutabakatı ve döngüsel ekonominin en önemli araçlarından biri de “Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması”dır (SKDM). 14 Temmuz 2021’de Avrupa Komisyonu Avrupa Birliği üyesi olmayan ülkelerden AB’ye doğru oluşan emisyon yoğun ürünlerin ithalatına karbon vergisi koyacak bir mekanizma önerisini ortaya atmıştır. Bir tür “ekolojik gümrük vergisi” diyebileceğimiz SKDM, karbon emisyon oranını küresel bazda düşürmek için güçlü somut bir teknik uygulama olarak değerlendirilmektedir. Uygulama yılı 2023 olarak belirlenen bu mekanizmayla birlikte Avrupa Birliği, 2030 yılına kadar 1 trilyon dolar kaynak toplayabileceğini öngörmektedir. AB, bu mekanizmayla kendi içerisinde uyguladığı yeşil dönüşüm sürecini ve döngüsel ekonomi modelini diğer ülkelere de dayatarak küresel bir yeşil dönüşümün önünü açarken öte yandan sıfır karbon hedefi doğrultusunda ciddi sınırlılıklarla muhatap olan AB firmalarını haksız rekabete karşı korumayı hedeflemektedir. Bu açıdan ülkemiz önemli bir örnektir. AB’nin Türkiye ihracatındaki payı %41’tir. Eğer Türkiye, sınırda karbon vergisi mekanizmasına uygun, düşük karbonlu, döngüsel bir ekonomik yapıyı/sistemi en kısa sürede inşa edemezse ödeyeceği karbon vergilerinden dolayı durumun ülke ekonomisine yıllık maliyetinin 1,8 milyar Euro olacağı tahmin edilmektedir. Bu yüzden Türkiye sonyıllarda Avrupa Yeşil Mutabakat sürecine, SKDM’ye bütün ekonomik-yönetsel aktörleriyle, sektörleriyle birlikte uyum sağlamak için büyük çabalar harcamaya başlamıştır. Buna paralel olarak döngüsel ekonominin de vücut bulması için özellikle sıfır atık çerçevesinde, devlet öncülüğünde büyük projeler kampanyalar uygulamaya geçirilmeye başlanmıştır.



Bu içerik; Ali Özcan (Bilgisayar Mühendisi) tarafından hazırlanmıştır.